14 Aralık 2013 Cumartesi

Kara Kızıl Benliğim

Kara Kızıl Benliğim (Derinlemesine inmediğim kendime kendimi anlattığım kişisel yazım)

Kafamda o kadar çok düşünce var ki artık ne kelimeleri kullanıbiliyorum ne de düşüncelerimi toparlayıp eskisi gibi konuşabiliyorum.Eleştirel yaklaşımım, muhalif tavrım, akılcılığa dayalı yaşantım benim milliyetim,dilim,dinim ve kültürümken artık sadece asimile olmuş bir adamım.
Hayır bahsettiğim şey realist olup idelist tavrımı gözden geçirmem değil. O sıra yaptığım şey sadece ideallizmimi düzenlemekti.
Sonuçta kendi kişiliğime sorgu sual eşliğinde ulaşmış biri olarak sorgu sual kavramını bile aynı sert yaklaşımla gözden geçirmiştim ve bunu hayatımı dayandırdığım temellere yapmamak kişiliğime ters kalırdı.Ne zırvalıyorum ben. Evet artık sadece zırvalar gibi hissediyorum kendimi. Eskiden haz aldığım düşünsel dünyam hakkında şimdileri o "düz adam" ve "düz kadınların" getirdiği tanımlamayla paralel şekilde hissediyorum. "Zırva"
Fakat bu zırvaladığım girişim sadece zihnimi toparlamak için karaladığım bir kaç satırdan ibaret aslında.
Ben bugün biraz kendimi değerlendirmek istiyorum.Belki derinlemesine belki yüzeysel orası yine zırvasal düşüncelerime kaldı.

Doğmak canlıların bir kısmıyla ortak paydamın sadece ilkiydi.Bir canlı türü olan insan türünün taksonomik adıyla "homo sapiens" (hattam varsa bilim dünyasınn affına sığınıyorum.)
türünün erkek cinsiyetinden bir bebektim.İlk doğduğum zamanı, bebekliğimi, ilk adımımı, ilk kelimemi falan hatırlamıyorum. Bunun bir nörolojik karşılığı olduğuna eminim fakat karşılığını şu an için bilmiyorum.
İnsan türünün laneti gibi bir şekilde geçmişim sadece anılardan ibaret. Yani ben aslında sadece anılarım... Olayı derinleştirmek istemiyorum çünkü zihin dünya şuan için gergin onu kıvamına getirine kadar beklemeliyim.
Doğdum, büyüdüm, konuşmaya başladım, oyunlar oynadım, kelimeler öğrendim. Her bebek gibi benimde ağızımdan "Bu ne?" sorusu eksik olmadı. Tek farkım o insanlar bu soruyu 7-8 yaşlarında sormayı bırakıp hayatta her şeyi bildikleri gibi bir yanılgıya düşerken her nasılsa ben "sokrates bebek" duruşumu koruyup bunu sürdürdüm ve cehaletimle sonsuz bir savaş içine girdim.

Bir antropolog edasıyla kendi kültürümü incelemeyeceğim ancak sizlere sadece şunu söylemek ve bunun ışığı altında yaşamınızı sürdürmenizi öneriyorum. Kendi kültürünüz, yaşayışınız, size bebeklikten beri öğretilen ve içinde büyüdüğünüz bu dünya tek gerçek ya da mutlak doğru olan falan değil. Yani size öğretilen ve kabullendirilen ideolojiler, dini fikirler ve dogmalara fazla fanatizmle bağlanmayın yoksa gerçeklerle karşılaşınca büyük bir yıkıma uğrayabilir veyahutta daha da kötüsü hiç gerçeklerle karşılaşamayabilirsiniz.... Ki bu tanımım bir soru doğruruyor gerçek nedir?
Bana kalırsa kültürel ahlaki anlamda bir gerçek yok her insan kendi gerçekliğini yaratıyor işin diğer taraflarında ise şimdilik sessiz kalacağım

Devam etmek gerekirse ben bir insanım.
İnsan türü dinsel inanışlara göre bir çok farklı şekilde yaratılmış olabilir veya bir çok farklı nedenle fakat ben bu sorunun cevabını daha bilimsel yollarla bulma taraftarıyım. Tartışma yaratmaktan çekinerek açık konuşamadığımı düşünüyorum ve bunu kişiliğime ters bularak artık bu korku olmadan devam edeceğime söz veriyorum.
Evet ben bir insanım bilimsel açıdan canlılığın oluşumu ve evrimsel süreçlerle milyonlarca yılda bu noktaya ulaşmış bir türün evladıyım.Biz insan türü düşünce, algılama becerilerini son derecede üst seviyeye ulaştırmış gibi duruyoruz, tabi bu da tartışmalı.
Türümün bir özelliği doğa ile olan savaşını kazandıktan sonra (aslında kazanmadan öncede) en ilkel dönemlerinde bile birbiriyle savaşmış, birbirini öldürmüş olmasıdır.Dolasıyla doğduğum dünya bölük pörçük onlarca insan devletinden oluşuyordu.Bende bunlardan birinde doğmuştum.
Eminim bu yaklaşımımı algılayabiliyorsunuzdur. Tek gerçekliği devleti, milleti olan insanların gözümde nasıl bir konumda olduğunu anlamışsınızdır.

Doğduğum ve büyümekte olduğum bu devlet, bir dinsel inanışın ve onun bir mezhebinin güçlü olduğu, ideolojik açıdan çatışmaların olması yanı sıra bir devlet ideolojisi bulunduran aynı şekilde bu ideoojiyi dinsel bir dogma gibi kutsayan ve tüm bunlarında bir göstergesi olarak entelektüel açıdan oldukça geri, zayıf. düşünmek, araştırmak, sorgulamak konusunda oldukça ilkel bir anlayışa sahipti. Ne yazık ki dünyada her hangi bir ülkede doğsaydımda yüzdesel olarak inanılmaz yüksek bir olasılıkla yine aynı problemden muzdarip olurdum.

Doğmamda yarı yarıya etkili olan Babamın bu Devleti savunmakla görevli bir asker olması dolayısıyla küçük yaşlarımın ordan oraya gezmekle geçtiğini biliyorum fakat kendim görmedim. Ben benliğimi tam anlamıyla kazandığımda ülkemin Güney Batı kıyılarında coğrafi olarak oldukça güzel bir kesimindeydim. Orada çocukluğum bisiklet sürmek, futbol oynamak, gezmek eğlenmek ve tabi okula başlayınca ders çalışmakla geçiyordu.

Bir çocuğun dünyası nedir? Bu sorunun cevabını tam olarak bilmiyorum çünkü en azından küçük bir çocukken bu soru aklıma hiç gelmemişti. ( Şuan büyük bir çocuk kategorisinde olduğumu varsayarak konuşuyorum.)
Bisiklet sürmek benim için oldukça eğlenceliydi, denizde yüzmek ve tabi ki yaşadığım ülkenin en yaygın sporu olan futbolu oynamakta bu kategoride.
Okul konusunda ise emin değilim. İlginç bir öğrenci olduğumu kabul ediyorum. Zirveye oynadığım ve zirveye ulaştığım zamanlarda oldu diplerde dolandığımda. Zirve nedir? Dip nedir? Bunları sorgulamıştım belkide milyonlarca öğrenci dostumun eksine ve bu yaklaşımım sayesinde hayat görüşü kazanmaya başlamıştım.
Kendini toplumsal kalıplarla yargılama, toplumsal kalıpları yargıla...
Eğitim hayatımın ilk dönemi oldukça başarılıydım. Harika bir matematik öğrencisiydim. Türkçem ise o kadar iyi değildi.
Hayatımın ilerleyen dönemlerinde berbat bir matematik öğrencisi olduğum ve muhteşem bir türkçem olduğu zamanlarda oldu. Bütün derslerimde inanılmaz derecede iyide olduğum olmuştu. O an bir konuda yetenekli olduğumuz ve o alana yönelmemiz gerektiği konusundaki fikirler bana oldukça sığ geldi. Ben neyi öğrenmek ve bilmek istersem o konuda başarılı olmanın ötesinde bir hale gelmiştim. Hayatımda 5-6 okulda onlarca öğretmenle okudum ve eminim ki aynı dersten farkı okullardaki veya aynı okullardaki farklı dönemlerde beni okutan hocaları derslerim hakkında konuştursanız çok şaşırırsınız. Orta son hocam berbat bir matematiğim olduğunu söylerken Lise hocam iyi der. İlkokul hocam özel olarak yönlendirilip bu alanda eğitilmem gerektiğini savunacaktır.
İlginç...

Eğitim hayatımdan bahsediyorum çünkü hayatımın ezici bir çoğunluğu bir sonraki teneffüs zilinin çalmasını bekleyerek geçti.
Başarmak ve bilmek bana mutluluk ve haz verirken, (eğitim sistemindeki dersler anlamında yoksa kendi entelektüel gelişimimde ayrı değerlendirmeler yapacağım.) aynı zamanda okul kavramı hep sorguladığım ve zaman/verimlilik açısından her zamanda eleştireceğim bir yer olacaktır.

Doğdum, oyunlar oynadım, büyüyüp okula başladım, okulda bazen iyi bazen kötü öğrenci oldum. Tüm bunlar olurken okudum, okudum, okudum.
Okumak gözlem yeteneğimi geliştirdi. İzlemeyi öğrendim. Geçmişe merak saldım onu okudum.
Daha öncede belirtiğim gibi bende bir zamanlar bir şeye yeteneğim ve ilgim olacağı yönünde bir düşünceye sahiptim. Fakat ilgi alanım sürekli değişti... demek isterdim fakat benim garip şekilde değişmedi, gelişti.
Sürekli bir şeyler ekleyerek devam ettim. Orta okul benim tarih, siyaset, felsefe, bilim, psikoloji, edebiyat gibi yaşıtlarımın uzak durmayı tercih ettiği şeylerle içli dışlı olduğum ve zihinsel savaşımlar verdiğim yıllardı.
Lisede büyük savaşları atlatmış ufak muhareberle uğraşıyordum. (Hala uğraşmaktayım.)
Çünkü orta okulda ben toplumsal ve dinsel kalıpların ötesinde yaşamayı ve algılamayı başarmak için savaş vermiştim. Şimdiyse bu kalıpların en azından bir adım ötesine çıkabildiğim için artık daha rahat bir noktadayım.

Evet oldukça uzun bir yazı çünkü kendimi değerlendiriyorum ve bunu hala yüzeysel yapıyorum.Derinlemesine yapmak içinse bolca zamana ihtiyacım var.
Okul kavramı entelektüel, sportif gelişimime zarar verdiği gibi yaratıcılığımı ve düşünme kabiliyetimi engelliyor ve zayıflatıyor.Şu an olduğu gibi... (Sınavlar ve ödevler dolayısıyla yazacak ve okuyacak zaman yaratmakta zorlanıyorum.)
Okul hayatımın özeti her yaz yeniden doğmaktır.Her yaz hayatıma yeni bir şey katarak başlardım okula...

Yazımı derinletirip tekrardan yazacağım daha kişisel değerlendirmeler eleştirilerim olacak fakat önce zamana ihtiyacım var...

Kara Kızıl benliğim kendime yazdığım ve kendimi anlattığım bir yazıdır...
Kişiseldir ve geliştirilecektir.

17 Eylül 2013 Salı

Uzun Bir Aradan Sonra Devam...


Yeniden dönmenin şerefine özel bir konuyu inceleyip, üzerine yazacağım.
Şu an bir kaç konu arasından seçim yapmakla meşgulum.
Bekleyin....


16 Eylül 2012 Pazar

National Geographic: Hawking'in Evreni

1.Kısım



Diğer kısımlar için;


Üzerine tıklayınız.

Yayın için 
 kanalına teşekkür ederim.




 Evren'in Bilimi: Fizik Nedir, Ne Değildir? (2)


Kısaca, Tarihte Fizik


Antik çağlardan bu yana, insanların, doğanın nasıl davrandığını anlama çabalarının üzerinde durmuştuk. En büyük gizemlerden biri, Güneş ve Ay gibi gök cisimlerinin hareketiydi. Çoğunluğunun yanlışlığı kanıtlanan teoriler ortaya atıldı.
Her olayın, doğanın içinde bir nedeni olduğunu savunan filozof, Thales (yaklaşık MÖ 624-546), doğal olayları açıklamak için kullanılan doğaüstü, mitolojik ve dinsel açıklamaları reddeden ilk kişi oldu. İlk fiziksel teoriler, felsefi terminolojiyle anlatılıyordu ve bu yüzden sistematik, deneysel test uygulamak mümkün değildi. Ptolemy ve Aristo'nun birçok çalışması, gündelik gözlemlerle de örtüşüyor değildir. Buna rağmen, birçok antik filozof ve astronomun yaptığı öngörüler doğrudur. Leucippus (MÖ 5. yy.ın ilk yarısı) atomizm denen felsefi akımı (tüm maddelerin, daha küçük parçalara ayrılamayacak yapıtaşlarından, yani atomlardan oluştuğunu iddia eden felsefi akım) kurdu ve Archimedes, mekanik, statik ve hidrostatik alanlarında suyun kaldırma kuvvetini de içeren birçok sayısal betimlemede bulundu. Orta Çağ, Müslüman fizikçilerle birlikte, ki en tanınmışı Alhazen'dir (İbn-i Heysem), deneysel fiziğin yükselişine tanıklık etti. Bunu, erken dönem modern Avrupa fizikçilerinin (en tanınmışı Galileo Galilei ve Johannes Kepler'in çalışmalarının üzerinde klasik mekaniği inşa eden Isaac Newton'dur) modern fiziği şekillendirmeleri takip etti. 20. yüzyılda, Albert Einstein'ın çalışmaları fiziğe günümüze değin süren biçimini kazandırmıştır.

Günümüzde ise fiziğe yön veren temel alan olarak, Kuantum Fiziği öne çıkmıştır. Özellikle Einstein ve sonrasındaki jenerasyon, günümüz Kuantum Fiziği'nin şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Albert Einstein, öncelikle Newton fiziğindeki ''Mutlak Uzay'' ve ''Mutlak Zaman'' kavramlarını eleştirmiştir. Zamanı ve uzayı, insanlara ve referans sistemlerine bağımlı olduğunu fark etmiş, yani onların göreli kavramlar olduğunu ortaya koymuş, Özel Görelilik Kuramı'nı geliştirmiştir. Çekim kuvvetinin de göreli olduğunu ortaya koyan Genel Görelilik Kuramı'nı geliştirmiştir. Böylece, Newton'un mutlak kavramları, birer göreli ifadeye dönüşmüştür. Newton'un mutlak, eğilip bükülemez uzayı ve ondan bağımsız zamanına karşı; Einstein'ın, kütleye göre eğilip bükülebilen ve girişik olan uzay-zamanı, bir zafer kazanmıştır, diyebiliriz.


Burada şunu belirtmeden geçemeyiz: Newton'un çekim yasaları, bugün de kusursuz bir biçimde, gezegenlerin hareketlerini açıklayabiliyor. Çünkü Newton da en nihayetinde çevresini incelemiş ve gördüğü doğa gerçeklerini birbirine bağlayan kuramlar geliştirmiştir. Ancak bu kuramlar, çok ciddi varsayımlara ("zaman ve uzay birbirinden bağımsızdır" gibi) dayanmaktaydı ve bu sebeple evrensel değillerdi. Evet, birçok durumda, özellikle metre cinsinden büyüklüklerden kilometrelere kadar çıkan aralıkta ve ışık hızından çok küçük hızlarda mükemmel bir şekilde işliyordu; ancak atom altı boyutta ya da çok yüksek hızlarda (ışık hızına yakın miktarlarda) Newton'un kuramlarının (Newton'un Kütleçekim Kuramı gibi) uygulanması olanaksızdır; Einstein'ın ve daha sonraki bilim insanlarının, daha net, daha evrensel, daha gerçekçi modelleri kullanılmak zorundadır. Yani Newton sadece, Evren hakkındaki hipotezleri konusunda yanılmıştır. Onun evrensel çekim yasası, doğruluğundan bir şey kaybetmemiştir.

Einstein'ın dışında, Werner Heisenberg, Niels Bohr, Pauli Dirac, Erwin Schrödinger, Max Born, Wolfgang Pauli, Ludwig Boltzmann, Ernest Rutherford gibi bilim insanları, Kuantum Fiziği'nin geliştirilmesinde önemli rol oynamışlardır. Werner Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi, Newton Fiziği'nin deterministik (tamamen, salt bir şekilde neden-sonuç ilişkisine dayalı) yapısına darbe indirerek, atom altı dünyada çok farklı yasaların işlediğinin sinyallerini vermiştir. Bütün bu bilim insanlarının, hangi faaliyetlerde bulunarak bu yeniliklere katkıda bulunduklarını, sonraki yazılarımızda işleyeceğiz.

Burada bir parantez açma gereği duyuyoruz. ''Atomu parçalamak'' diye dilimizde yer eden eylemi ayrı olarak ele almayı yeğledik. Çünkü bu kavram hakkında bir doğru bilinen yanlışı düzeltmek istedik. Aslında burada parçalanan, atomun çekirdeğidir; yani bu, elektronlarla ilgili bir olgu değildir. Einstein'ın ünlü E=mc² özdeşliğine göre, madde ve enerji, bir metal paranın iki yüzü gibidir. Yani birbirlerine dönüşebilir. Bu prensibin keşfi, ayrıca insanlık tarihine kara bir leke olarak geçen Hiroshima ve Nagasaki facialarındaki atom bombasının keşfine zemin hazırlamıştı. Yani Einstein, bir teorik fizikçi olarak asla atomu parçalamadı! O, bunun mümkün olduğunu gösterdi. Atomu parçalayanlar, başında Robert Oppenheimer isimli bir bilim insanının bulunduğu, içlerinde Einstein'ın bulunmadığı bir bilim ekibidir (Ekipte Oppenheimer haricinde David Bohm, Leo Szilard, Eugene Wagner, Otto Frisch, Rudolf Peierls, Felix Bloch, Niels Bohr, Emilio Segre, James Franck, Enrico Fermi, Klaus Fuchs ve Edward Teller bulunmaktadır). Zaten Einstein, atomun parçalanabilirliği, daha doğrusu kütle-enerji eşitliğinin ilan etmesi konusundaki pişmanlığını, atom bombasının gücünü gördükten sonra, gittiği her yerde dile getirdi.


Solway Konferansı, Dünya'nın en büyük Fizikçileri bir arada...




Bugün gelinen noktada fizik, insanlık adına birçok icadı beraberinde getirmiştir. Belki çoğumuz ilk defa duyacaktır, ''web'' (world wide web) diye kodladığımız, örümcek ağları gibi birbiriyle bağlantılı sayfalardan, internet üzerinde çalışan ve ''www'' ile başlayan adreslerdeki sayfaların görüntülenmesini sağlayan servis, CERN'de bir bilgisayar programcısı olan Tim Berners-Lee'nin HTML adlı bilgisayar dilini bulup geliştirmesiyle oluşmuştur. Yani bizler, bir fizikçinin gayretleri sonucunda sizlerle bilgi paylaşabiliyoruz.

Gelinen en önemli nokta ise şüphesiz, parçacık fiziğinin geldiği, ''Evren'in sırlarını ortaya çıkarma'' noktasıdır. 20. yüzyılda başlayan parçacık hızlandırma deneyleri serisi, yeni yüzyılda oldukça hızlanmış durumda. Avrupa'da CERN (Organisation européenne pour la recherche nucléaire - Avrupa Nükleer Araştırma Organizasyonu) ve OPERA (Oscillation Project with Emulsion-tRacking Apparatus - Emülsiyon İzleme Aparatı Salınım Projesi); Amerika'da FERMILAB; Japonya'da Super Kamiokande (Super-Kamioka Nucleon Decay Experiments - Süper Kamioka Nükleon Bozunması Deneyi) gibi deneyler öne çıkmakta. Özellikle son dönemde, OPERA'da yapılan nötrino hızlandırma deneylerinin nihai vargıları, fiziği derinden etkileyecekmiş gibi duruyor. Bunun dışında, CERN'deki LHC (Large Hadron Collider - Büyük Hadron Çarpıştırıcısı) bünyesinde yapılan deneyler, Evren'in oluşum anındaki şartları minyatürize etmek amacı taşıyor ve orada, ''Neden madde, bir kütleye sahiptir?'' gibi ilginç bir soruya cevap aranıyor. Bunun kaynağı olarak da bilim insanları, ''Higgs parçacığı'' adı verilen ve kendisine ait bir alanı (Higgs alanı) bulunan, özel bir parçacığı gösteriyorlar. Bir anlamda, bütün bu hızlandırma deneyleri, maddenin bilinmeyenine yolculuktur. Maddeyi oluşturan atomların, aslında bir son durak olmadığı, proton ve nötronların bile bir son durak olmadığı bir Evren'de yaşadığımız gerçeğini öğrenmemiz, bizleri fizik bilimine odaklamaya yeter.


Evrim Ağacı Sayfası (Gitmek için üzerine tıklayınız)










Karadelikler ve Olay Ufku



Kara Delik terimi ilk defa Princeton fizikçilerinden John Wheeler tarafından 1968'de yayımladığı "Evrenimiz, bilinenler ve bilinmeyenler" isimli makalede kullanılmıştır. Kara deliklerin kütlesi çok fazla olduklarından, çok büyük çekimsel alana da sahiptirler. Çekimsel kuvvet öyle büyüktür ki, ışık dahil hiçbir şey kara delikten kaçamaz.

Kütleleri büyük olan yıldızlar, termonükleer evrimlerinin sonlarına doğru kırmızı veya mavi süper devler haline gelir.


Nükleer yakıtları tükendiğinde, süpernovalar halinde patlarlar. Patlamaların kalıntısı bir nötron yıldızı (pulsar) olabilir veya süpernova çekirdeğinin kütlesi Güneş kütlesinin yaklaşık üç katına ulaşıyorsa, bir kara delik olabilir. Kütlesi küçük olan yıldızlar ise bir gezegen bulutsusu oluşturarak gömleklerinin bir bölümünü yitirir. Bunlar, Dünya'nın boyutlarına yakın boyutlarda beyaz cüceler olarak evrimlerini tamamlarlar.

Kara deliklerin dinamiğini ve içlerindeki herşeyin dışarı çıkmasını nasıl engelleyebildiklerini anlayabilmek için Genel Görelelik kavramını anlamak gerekir. Genel görelelik (izafiyet) kuramının belirttiği maddenin kütlesiyle çevresindeki uzay-zamanın yapısını değişikliğe uğratmasıdır. Bu varsayım, hiçbir şeyin hatta ışığın bile, büyük kütleli bir gökcisiminin yakınında, düz çizgi halinde yer değiştiremeyeceği anlamına gelir.

Ebediyete kadar içinde kalma riskine girmeden, bir kara deliğin ne kadar yakınına yaklaşılabilinir? Bu cisimlerde geriye dönüşü olmayan noktaya olay ufku (event horizon) denir. Bu, kara delikle aynı merkezli küresel bir zarf olup, bu zarfın yarıçapına Schwarzchild yarıçapı denir.

Eğer bir kere olay ufku içine girilirse, geri dönüş yoktur. Uzay-zaman tekilliğinin yer aldığı ölü delik merkezine doğru çekilebilecektir. Saniyenin küçük bir kesri içinde oradaki sonsuz büyük çekimsel kuvvet tarafından toz haline getirilecektir.

Bir kara deliğin yakın çevresindeki uzay yollarını bozduğu görüldü. Einstein hükmüne göre, uzay zaman birbirine karışmış olduğundan böyle cisimlerin yakınında zamanın da sapmaya uğrayacağı sonucu ortaya çıkar. Bu nedenle bazı araştırmacılar kara deliklerin zaman makinesi gibi kullanılabileceğini ileri sürmektedirler.

Bir astronot kara deliğe doğru yola çıkmadan önce uzaygemisine büyük bir saat yerleştirilirse, dışarıdaki bir gözlemci, gemi çökmüş yıldızın yakınına yaklaştıkça, saatin gittikçe yavaşladığını fark edecektir. Aynı şekilde, gittikçe yavaş hareket ediyor gibi, olay ufkunun sınırına asla erişemeyecek gibi gözükecektir. Sonunda şaşırtıcı bir durum meydana gelip, zaman durmuş gibi olacaktır.

Astronotun bakış açısına göre ise, gemideki saat her zamanki hızı ile tik taklarını sürdürecektir. Böylece astronot, karanlık cehennemin içine hızla dalmasını geciktirecek bir şansa sahip olmayacaktır. Hatta olay ufkunun içinden geçtiği anı bile farketmeyecektir. Fakat ne yazık ki bu noktadan itibaren kara deliğin içine saplanmış olacaktır. Gemi aşağı doğru inerken pencereden dışarı bakan astronotherşeyin hızının arttığını görecektir. Bütün gelecek öyküsü gözünün önünden bir anda akıp geçecektir. Fakat astronotun evrenin geri kalanı ile iletişimi kesilmiştir ve kendisini mutlak ölüm beklemektedir.

Yazı Bilime Dair Herşey sayfasından alınmıştır.Gerçekten çok kaliteli bir sayfadır ve takip edilmesi önerilir.




10.Boyutu Anlamak

1.Bölüm




2.Bölüm



Çeviri için   kanalına teşekkür ederiz.

Bu gün biraz daha fizik üzerine yoğunlaşacağım.





15 Eylül 2012 Cumartesi


Tanrı'nın Tarihi (A History Of God)




Tanrı'nın Tarihi Belgeseli Tanrı kavramının tarihsel kökleri üzerine hazırlanmış,kaliteli bir belgesel.Altyazılandırdığı için   kanalına teşekkürlerimizi iletiyorum.



Bu sabah biraz belgesel yayını ve kitap tanıtımları olacak.EvrimAğacı aracılığıyla Evrimsel Biyoloji ve Fizik Konularda bir kaç makale yayınlayacağım.

14 Eylül 2012 Cuma

Martin Seligman'dan pozitif psikoloji üzerine



Pozitif Psikoloji üzerine bir TED konuşması.Bu konuşmalardan daha çok yayınlayacağım çünkü gerçekten bilgilendirici.Umarım beğenirsiniz.Alt yazı için    kanalına teşekkür ederiz.

George Smoot Evrenin Tasarımı




TED Konuşmalarından paylaşmaya devam edeceğiz.Bize bu imkanı sunduğu için   kanalına teşekkürlerimizi iletiyorum.

İyi Seyirler Diliyorum.

Mem Makinesi (Tanıtım)

Mem Makinesi 




Yazar: Susan Blackmore
Kitabın İsmi: Mem Makinesi
Yayın evi: Alfa Yayın
Tür: Bilim

Çevirmen: Nil Şimşek


Tanıtım Bülteni:
Benzersiz taklit yetenekleriyle insanlar, sıra dışı varlıklardır. Fikirleri, alışkanlıkları, becerileri, davranışları, buluşları, şarkıları ve hikayeleri birbirlerinden kopyalarlar. Bunların hepsi birer "mem"dir. Mimik kelimesinden türeyen mem kavramının temel özelliği bunların gelecek kuşaklara taklitle aktarılmasıdır. Genler kendilerini moleküler düzeyde kopya ederek çoğalırken, memler toplum içinde taklit edilerek hayatta kalırlar. Hoşa giden bir müzik parçasının, bir ressamın tablosunun taklit edilmesi, bütün kültürlerde ortak efsanelerin olması gibi, başarılı olan "kültür parçası" taklit edilir, başarısız olan elenir.

Biyoloji insanın fizyolojik evrimini açıklarken, memetik bilimi insanın kültürel evrimine ışık tutar. Memetik kuram, Richard Dawkins'in 1976 yılında ortaya attığı "mem" kavramına dayanır. Dawkins'in evrim sürecinin son aşaması olarak nitelendirdiği bu 3. eşleyiciler (ilki kristal yapılar, ikincisi ise bu kristal yapıların üzerinde ortaya çıkan DNA moleküllerindeki genler olmak üzere), popüler dilde "kültürel genler" olarak tanımlanmaktadır.

Susan Blackmore, memetik kuramındaki çalışmaları ve memetik araştırmaların halka aktarılmasındaki katkılarından dolayı son yıllarda çok ünlenmiş bir bilim insanıdır. Konuyla ilgili birçok popüler kitabı olan Dr. Susan Blackmore ayrıca bilinç felsefesine yönelik çalışmaları ile de adından söz ettirmektedir.


Kendi Yorumum:

Ben kişisel olarak Genetik Evrime ilgi duyduğum kadar Memetik Evrime de ilgi duyan
bir insanım.Bu nedenle elime geçen bütün kaynakları ince ayrıntısına kadar inceleyip, özümseme mecburiyeti hissediyorum.Susan Blackmore kitabı 1999 yılında yazması rağmen Türkiye'de ilk kez 2011 yılında basılıyor bu da beni gerçekten çok üzdü.Toplumumuzun Bilimsel metinlere bu ilgisizliği yüzünden belki de bir kaç nesil çöp olup gidiyor.Kitaba dönmek gerekirse Dawkins'in ön sözü eşliğind başlağımız kitap derinleşen ve insanı sürükleyen bir hal alıyor.Blackmore kendi dönemine kadar ki bütün yapıtları ayrıntılı bir biçimde incelemiş ve yorumlamış olduğu bu kitapta okuyucuya kapsamlı bir bilgi sunuyor.Konuyla ilgiliyseniz kesinlikle öneriyorum gerçekten alanında çok iyi bir kitap.